FOTOGRAFIN UTANGAÇ USTASI: MARC RIBOUD

“Her türlü sürpriz fotografçı için pusuya yatmıştır – onlar bakma şehvetini taşıyanların gözlerini açar ve kalplerinin daha hızlı atmasını sağlarlar.”

Marc Riboud 1923 yılının Haziran ayında, 7 çocuklu burjuva bir ailenin 5. çocuğu olarak Lyon’da dünyaya geldi. Kardeşlerinin aksine konuşmaktansa izlemeyi tercih ediyordu. İlk fotografını 8 yaşında yoldan geçen bir çiftin kendilerini çekmesi için makinelerini O’na uzatmalarıyla çekti, fakat Riboud o kadar utangaçtı ki birbirine sarılan çifte bakmadan aceleyle deklanşöre basmış, tek bir kelime söylemeden bisikletiyle uzaklaşmış. Ve tabii ki ilk fotografını hiç bir zaman görmemiş. Fotograf çekmeye bundan 6 yıl sonra,14 yaşındayken babasının O’na Vest Pocket Kodak marka makinesini vermesiyle başlamış. İlk makinesini aldığı bu gün kardeşi Riboud’ya “Ağzını kullanmıyorsun, belki gözlerini kullanırsın” demiş. Riboud’nun tanımıyla aşırı çekingenliği, insanlarla tanışmaktaki güçlüğü O’nu hayatın gerisinde tutmuş. 65 yıl sonra, hala fotograf üreten, bütün Dünya’yı gezmiş ve Dünya’nın önde gelen sanat merkezlerinde sayısız sergiler açmış biri olan Riboud’ya göre “Fotograf çekmek, hayatın saniyenin 125’te 1’indeki tadına bakmak gibi bir şey.”

Fazla okumayan bir genç olmasına rağmen babasının 1910 yılında yaptığı Dünya turu sırasında yazdığı günlüğü O’nu çok etkilemiş ve Dünya’yı gezme hayallerinin tohumlarını ilk o zamanlar o günlüğü tekrar tekrar okuyarak atmış.

Riboud 1943-1945 yılları arasında Fransız direnişine katıldı. 1945-1948 arasında mühendislik eğitimi aldı; mühendis olarak çalışırken bir haftalığına Lyons Tiyatro Festivali’ni fotograflamak üzere iş yerinden izin aldı ve geziden sonra fabrikaya bir daha dönmedi. Hayatında sonuçları bakımından önemli bir yere sahip olan bu bir hafta Riboud’ya kalbinin ve tutkularının peşinde gitmesini söylemişti.

Riboud 1951 yılında fotografçılık alanındaki edinimlerinin ilk kaynağı olan Magnum üçlüsü, Cartier-Bresson, Robert Capa ve David Seymour ile tanıştı. Riboud’nun 2. Dünya Savaşı’na dair fotograflarını çok beğenen Cartier-Bresson, O’nu kanatları altına aldı. Bresson’un fotografçılık için işini bırakmasını yasaklamış olmasına rağmen Riboud, Magnum Fotograf ajansına girdi ve iki yıl sonra tam üyelik kazandı.

1953’te Paris’te bir turist edasıyla gezerken, boya bakımı yapılan Kule’de fırçalarla donanmış bir grup boyacı görmüş. Kendi deyimiyle işçiler boyacıdan çok akrobatlara benziyormuş. Kamerasını Onlara direk olarak çeviremeyecek kadar çekingenken birden boyacılardan birinin baş aşağı durduğunu görmüş ve Riboud adeta kendisini kaybetmiş. Çektiklerini Robert Capa’ya göstermiş ve Capa aralarından birini seçip onu Life dergisine satmış. Bu fotograf Riboud için basılan ilk fotografı, ilk gururu olmasının yanından Magnum Ajansı’na da giriş biletiydi.

28 yaşındayken dünyayı dolaşmaya başladı. Verilen görevi tamamlamak üzere seyahat etmek yerine gittiği yerlerde uzun süre kaldı. 1955 – 1960 yılları arasında Yakın ve Uzak Doğu’da, Hindistan, Nepal ve Sovyetler Birliği’nde çalıştı; Alaska’dan Meksika’ya kadar arabayla seyahat etti.

1960. MOSKOVA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1957’de Çin’i fotograflamak için 5 aylık vize aldı. 1949 Kültür Devriminden beri Çin’e giren ve devrimi görüntüleyen ilk batılı fotografçılardan biri oldu. Daha sonra 1965’te Çin’e tekrar gitti.

1960’larda Afrika, Kamboçya ve Kuzey ve Güney Vietnam’daki insanları ve yaşamı görüntüledi. Çin’de çektiği fotograflar Kuzey Vietnam’a girebilen tek fotografçı olmasını ve savaşı kuzeyden görüntülemesini sağladı. Vietnam lideri Ho Chi Minh’i görüntülediği fotografları bütün dünyada yayınlandı.

1960’larda Afrika’yı dolaşan ilk Avrupalı fotografçıydı. Afrika’nın bağımsızlığa geçişi dönemindeki günlük hayatı yansıttı. Cezayir, Nijerya, Kongo ve Gana’da bulundu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Riboud öğrenci ayaklanmaları sırasında Çin’e tekrar gitti ve tutuklandı. 1965’teki ziyaretinde Başbakan Chou En Lai ile çektirdiği bir fotografı yanında taşıması sayesinde serbest kalabildi.

1975-1977 yılları arasında Paris’te Magnum’un müdür yardımcılığını yaptı. 1979’da ise ajansı bırakarak yakın ve uzak doğuya geri döndü; Çekoslavakya ve Polonya’yı fotografladı.

Riboud, doğuya dair raporları ile tanınır: Çin’in Üç Engeli (1966), Kuzey Vietnam’ın Yüzü (1970), Çin görüntüleri (1981) ve Çin’de (1996). Fotografları, Life, National Geographic, Paris-Match, Stern gibi dergilerde yayınlanmıştır. Marc Riboud’un fotografları sadece gazete ve dergilerde yayınlanmakla kalmaz, müze ve galerilerde de yer alır. Bunlardan bazıları Londra’daki “Barbican Centre”, New York’taki “ICP” ve Chicago Sanat Enstitüsüdür. Bir düzineden fazla kitabı sanatsal fotojürnalistliğin klasikleri arasında yer alır. Overseas Press Club Ödülünü iki kez kazanmıştır (1966 ve 1970’te).

1980’de Magnum iştirakçisi oldu. Son zamanlarda siyah beyaz ağırlıklı olarak fotograf çekmektedir ve en son Türkiye üzerine çalışmıştır. Marc Riboud halen Paris’te yaşamaktadır.

“Fotograf inandırıcı olmaya uğraşmamalıdır. O dünyayı değiştiremez, dünyaya gösterebilir, özellikle de değiştiği zamanlarda.”

Riboud görülmeden görmek isteyen bir fotografçıdır. Küçük bir kamera kullanması, dikkat çekmeden çalışmasını sağlıyordu; böylece anı ve gerçeği yakalayabiliyordu ve fotografları samimi, kendine has bir izlenim uyandırıyordu. “İnsanlara çok yakın olma korkusuyla daha yakından görme isteği arasında parçalanmıştım.” der. Fotograflarına da aynı zamanda hem yakın hem uzak olma gerginliği yansır. Kompozisyonları grafik olarak güçlü olmakla birlikte aynı zamanda insanlığı gözler önüne serer. Fotografları sadece günlük hayatı yansıtan belgeler değil, aynı zamanda gölge oyunları, çizgiler ve yüzeylerle, açı seçimleriyle birer estetik dersidir.

Pekin (1965) fotografında sokaktaki olayları bir çerçeveyle sahneyi altı ayrı parça bölerek gösterir. Her parçada hayatın başka bir parçası vardır; kompozisyon da hareketlidir ve izleyicinin bakışını tüm fotograf üzerinde gezdirir. Bu görüntüde, Riboud hem insancıl hem de yapısalcı olmayı başarır. Bir hareket yada bir bakışla izleyiciyi yakalar, fotograflarının pek çoğunun içerdiği ironi izleyiciyi gülümsetir. Riboud’nun en çok bilinen fotograflarından biri “Eiffel Kulesi Boyacısı” (Paris, 1953) sis altındaki Paris fonunda, kulenin metal yapısı içinde bir dansçı gibi duran boyacıyı gösterir.

Riboud’nun fotograflarının özünde dünyadaki değişimler ve fotografın bu değişimi belgelemesi vardır. Bütün dünyada, çeşitli ortamlarda fotograflar çekmiştir. Ünlüleri, başkanları ve diplomatları görüntülemiş olmasına rağmen asıl tanındığı fotografları sokakların, kölelerin, istenmeyen ve hor görülenlerin, fakirlerin ve evsizlerin fotograflarıdır.

Riboud’nun çalışmalarında insan merkezdedir. Marc Rioud, savaşlara tanıklık etmiştir (Vietnam savaşı, hem Vietnam hem Amerikan cephesinden), bir kültürün yıkımını ve değişimini görmüştür (Mao’nun Kültür Devrimi sırasında Çin). Diğer yandan günlük hayatın güzelliklerini yansıtmayı başarmıştır. Aslında 1950’den beri fotografları temelde değişmemiştir, objektifini nereye çevirirse çevirsin, önünde olup bitenin özünü fotograflarına yansıtır. Hatırlanmak istendiği gibi değil, ona gözüktüğü şekliyle…

Yazıyı paylaş...
Email this to someone
email
Share on Facebook
Facebook
Tweet about this on Twitter
Twitter

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *