KAPADOKYA’DA FOTOGRAF YOLCULUĞU

BU YAZI 1998 YILINDA OUTDOOR DERGİSİ’NDE YAYINLANMIŞTI. DAHA SONRA FARKLI DERGİLERDE (NATIONAL GEOGRAPHIC TRAVELER, CARETTA VB.) BİR KAÇ KEZ DAHA KAPADOKYA ÜZERİNE YAZI VE FOTOGRAFLARIM YAYINLANDI.

Yürümek inişli çıkışlı yollar kat etmek, iyice yorulunca sırt çantasını çözüp çadır açmak… Sırtını toprağa, göğsünü yıldızlara verip uyumak… Üstelik bunu tüm coğrafyasıyla bambaşka bir resim çizen Kapadokya’da “güzel atlar ülkesi”nde yapmak…

“Yolculuğa çıkmak başka bir hale geçmektir. Hele görülecek yerler, kullanılacak araçlar, geçirilecek zaman biraz ön bilgi, daha çok sezgi ve en fazla rastlantıya bağlıysa, yollarda olmak bağımlılık yaratan kötü alışkanlıklardan biri oluverir. İnsanın gövdesi bir türlü yatağına yerleşemez, sırtı çanta ister …”
(Özcan YURDALAN – NAMASTE)

Walk-man’imden adını bile bilmediğim bir radyodan hüzünlü bir şeyler dinlerken uyumaya başlamıştım bile… Yolum uzundu; 730 kilometre, yaklaşık 11 saat… İstanbul, Bolu, Ankara, Gölbaşı, Şereflikoçhisar, Tuz Gölü’nde güneşin doğuşu, Aksaray ve nihayet Nevşehir ya da nam-ı diğer Kapadokya…

Katpatukya… Güzel atlar ülkesi… Nevşehir-Kayseri-Niğde üçgeninde yer alan Kapadokya volkanik bir bölge. Doğudaki Erciyes Dağı (3917 metre), batıdaki Hasan Dağı (3268 metre) ve Melendiz Dağları (2960 metre)’nin volkanik faaliyetleri sonucu bölge 100 metre kalınlığında lav (tüf) tabakası altında kalmış. Zamanla yamaçlardan inen sel sularının ve rüzgârın aşındırması sonucu, oluklar arasında aşınmadan etkilenmeyen ve yüksekte kalan bölümlerde “Peri Bacaları” dediğimiz oluşumlar ortaya çıkmış. Kolay işlenebilen bu tüf tabakasını oyan insanlar peri bacalarının çevrelerine ve içlerine evler, kiliseler inşa etmiş…

Bölgenin oluşmasını sağlayan dağlardan biri olan Hasan Dağı’nın, her dağın olduğu gibi, bir de öyküsü var. Rivayete göre zirvesinde neredeyse tüm yıl kar bulunan bu dağda tek başına yaşayan Hasan Dede, bir gün şehirde kunduracılık yapan kardeşini ziyarete gelmiş. Kardeşi ona dağ başında bilgelik yapmanın kolay olduğunu söyleyerek sitemde bulunmuş. Bunun üzerine Hasan Dede zirveden bir avuç kar getireceğini ve bunun şehirde de erimeyeceğini söylemiş ve birkaç gün sonra da elinde bir avuç karla kardeşinin dükkânına gelmiş. Ancak gördüğü bir kadının güzelliği, yüreğindeki ateşin alevlenmesine ve elindeki karın erimesine neden olmuş. Bu durumdan çok utanan Hasan Dede, Hasan Dağı’nın tepesine çıkarak hayatının sonuna kadar orada yaşamış. Köylülerde yaz aylarında adakta bulunmak için hala Hasan Dağı’nın tepesine çıkıyorlar.

Bu öyküden sonra Aksaray’dan Nevşehir’e yaklaşırken karşıma çıkan iki yapıdan daha bahsetmeden geçemeyeceğim. Bu yapılar Ağzıkarahan ve Tepesidelikhan Kervansarayları… Ağzıkarahan, Selçuklu mimarisi tarzında yapılmış sultan hanlarından. Kışlık ve yazlık olarak iki bölümden oluşuyor. Kışlık, I. Alaattin Keykubat zamanında (1231), yazlık ise II. Gıyasettin Keyhüsrev (1239) zamanında yapılmış. Kervansaraylar, bir devenin bir gün boyunca kat edeceği mesafe aralığında yapılan konaklama tesisleri. Buralarda üç güne kadar konaklama ve yemek bedavaymış. Kervansarayın kapıları geceleri kilitlenir, sabaha kadar açılmaz; böylece güvenlik sağlanırmış. Ağzıkarahan özellikle dış kapının ihtişamı, yazlık ve kışlık olan iç alanı ile günümüze ulaşan en sağlam örneklerden. Tepesidelikhan Kervansarayı ise ilki kadar şanslı bir örnek değil. Günümüze ulaşan bölümü yıkık birkaç duvar ve bu duvarların üzerinde zar zor duran kubbemsi çatısı. Yine de görkemini koruyor…

Yolculuğum Göreme’de bitiyor. Ya da başlıyor mu demeliydim? Bagajdan sırt çantamı alıp Göreme Açık Hava Müzesi yolu üzerindeki Göreme Camping’e doğru yürüyorum. Niyetim 3 günlük programım sırasında burada çadır kurmak… Kamp yerinde bulunan havuz da özellikle yaz mevsiminde burada olacaklar için keyifli bir mola olacaktır.

Göreme, eski adıyla Maccan, Kapadokya’yı bir daire olarak düşündüğünüzde tam merkezde yer alan bir ilçe… Peri bacaları, içinde yaşam süren peri bacaları, tufa taşından yapılmış evler bir arada…

Merkeze 1 km uzaklıktaki Göreme Açık Hava Müzesi de ilk durağım oluyor. Birbirine paralel iki vadi üzerinde yer alan bu açık hava müzesinin bir vadisi halen devam eden heyelan nedeniyle kapatılmış durumda. Ancak açık olan bölümde yer alan kaya kiliseleri görmeye değer. Özellikle de müzenin giriş kapısının hemen dışında yer alan Tokalı Kilise, freskleri nedeniyle mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir yer…

Bölgede mutlak uğranılması gereken belki de en önemli yer Uçhisar. 35 – 40 metre yüksekliğindeki bu eski kale, yörenin en büyük peribacası aslında. Eskiden şimdi dışarıdan görünen pencereler yokmuş, ancak zamanla aşınma devam ettiği için ortaya çıkmışlar ve ikiye ayrılacakmış gibi duran bu ihtişamlı yapıya ayrı bir güzellik katıyorlar. Belki de bölgeye gelince ilk yapılması gereken iş Uçhisar’a çıkmak olmalı, çünkü en tepeye ulaştığınızda tüm bölge bir anda ayaklarınız altında kalıyor. Tüm programınızı buradan yapmanız mümkün.

Kale kapısının solundaki dik yamaçtan iniyorum. Arkamda içleri oyularak ev ve kilise olarak kullanılmış peri bacaları arasından geçiyorum. Burası Güvercinlik Vadisi… Vadi yamaçlarında güvercinler için yapılmış yuvalar var. Rumlar, bu yuvalardaki güvercinlerin dışkılarını toplayıp üzüm bağlarında gübre olarak kullanıyorlarmış. Bölgenin o çok ünlü şaraplarını sanırım bu durum açıklıyor… Şu anda Uçhisar ve özellikle de Ürgüp’teki şarap fabrikaları – mahzenleri ödül kazanmış birçok şarabın üretimine devam ediyorlar. Ama artık ne güvercinler kalmış ne de gübreleri… Yine de Uçhisar’dan Göreme yoluna çıktığınızda 500 metre aşağıda yer alan Duyurgan Kocabağ Şarap Fabrikası’nda Memduh ERDOĞAN’dan şarabın öyküsünü de dinleyebilir ödüllü şarapları tadabilirsiniz.

Vadi içinde yaptığım yarım saatlik bir yürüyüşten sonra asfalt yola çıkıyor, devecilerin fotograflarını çekiyor ve Göreme yoluna devam ederek Avcılar (Göreme) Vadisi Bakı Noktası’na ulaşıyorum. Uçhisar’dan başlayıp Göreme’ye kadar uzanan vadiyi tüm çıplaklığı ile kuşbakışı izlemek ve vadinin sonunda Göreme’yi görmek beni heyecanlandırıyor; vadiye doğru inişe geçiyorum…

Vadinin iniş yönünde patikayı takip ediyorum. Meyve bahçelerinin ve tarlaların arasından geçiyorum. Yürüyüş yaklaşık 1,5 saat sürüyor. Yürüyüşün son yarım saatinde oldukça ilginç ve keyifli tünellerden de geçiyorum.

Göreme’den 10 dakika sürecek bir araba yolculuğu ile ulaşabileceğiniz Avanos ilçesi ise Türkiye’nin en uzun nehri olan Kızılırmak kıyısında yer alan ve topraktan yapılan çanak çömlek atölyeleri ile ünlü olan bir kasaba… Burada yer alan Kirkit Pansiyon’da hem eski Rum evlerinde konaklayabilir hem de meşhur testi kebabından yiyebilirsiniz. Ustalar tarafından yapılan toprak testi içinde pişirilen et yemeği, sofranıza tepsi içinde testi ve bir çekiç ile geliyor. Testiyi siz kırıyorsunuz ve öyle servis yapılıyor.

Avanos’tan 4 km uzaklıktaki Zelve Açık Hava Müzesi’de Göreme’deki örneği gibi vadiler üzerine kurulmuş bir yerleşim aslında. Rivayete göre 365 kaya kilisesi bulunan bu yerde yaşayanlar yılın her günü ayrı bir kilisede ibadet etme şansına sahiplermiş. Müzeye gelmeden 500 metre geride bulunan Paşabağ’daki ikiz ve üçüz peribacaları da bu kiliselerde görev yapan din adamlarının inzivaya çekildikleri yerlermiş.

Paşabağ’daki peribacalarının arkasından başlayan patikayı takip etmeye başlıyorum. Önce kısa bir çıkış ardından da pembe renkli oluşumlar arasında sürüyor yürüyüş… İnişler çıkışlar, üzüm bağları derken 1,5 saat kadar sonra Çavuşin Kasabası’na ulaşıyorum. Çavuşin 1960’lara kadar içinde yaşanılan ancak şu an boş olan kaya evlerden oluşan bir yamaç. Yamacın en üstünde yer alan kilise de mutlaka gezilmeli. Yeni yerleşim hemen yamacın dibinde kurulmuş.

Çavuşin’den Göreme’ye doğru devam eden dar stabilize yolu tutturup yürüyorum. 10 dakika sonra sola doğru ayrılan ince patikanın başında Kızılçukur Vadisi yazıyor. Tarlaların arasından devam eden yol zaman zaman çatallaşıyor ama ana patikadan hiç ayrılmadan yürüyüşe devam ettiğinizde, kaya kiliselerine de uğrayarak, yaklaşık 1 saat 20 dakikada bir tepeye tırmanıyorsunuz ve Güllüdere ile Kızılçukur Vadileri’nin akşamüzeri muhteşem güzelliği ile karşılaşıyorsunuz. Uzun bir yürüyüşün ardından alınabilecek en güzel ödül de bu olsa gerek.

Kamp yerinde sessiz sakin geçen gecenin ardından günün ilk ışıkları ile tekrar yollara düşüyorum. Bugünkü hedeflerim Dervent Vadisi, Ürgüp ve yörenin ikinci büyük peribacası olan Ortahisar.

Deve şeklindeki peribacası ile ünlü olan Dervent Vadisi Ürgüp yolu üzerinde özellikle turistlerin küçük bir fotograf molası için durdukları bir nokta. Ancak ünlü peribacasının yanına çıkıp arkasına doğru devam eden patikayı tutturunca yine keyifli bir vadiyi yürüme şansınız da var.

Ürgüp’e ilk girdiğinizde halk ozanı Refik Başaran’ın heykeli ve Ürgüp’ün kendine özgü evleri sizi karşılayacaktır. Burada ilk gidilecek yer, halıcılar, antikacılar ve çömlekçiler ile dolu Zengin Çarşısı. Çarşı içindeki Aksoy Halıcılık’taki eski dostumuz İsmet Aksoy karşılıyor bizi. İsmet Aksoy, Ürgüp’ün ilk turizmcilerinden ve tam bir fotograf tutkunu. Meşhur “Şen olasın Ürgüp” türküsündeki Şerife Hatun’un oğlu olan İsmet Aksoy’dan Ürgüp ile ilgili her şeyi öğrenebilirsiniz.

Çarşı içindeki Kapadokya Restaurantta da yörenin meşhur yemeği olan kiremit tavayı da tatmanızı özellikle tavsiye ediyorum.

Ürgüp’ten 2 km uzaklıkta günün son durağı olan Ortahisar’dayım. Yaklaşık 30 metre yüksekliğindeki bu yapı da tıpkı Uçhisar gibi zamanında kale olarak kullanılmış. Özellikle antika eşyalara ilginiz varsa Ortahisar’a mutlaka gitmelisiniz. Hemen ilk dükkânın tabelası sizi ister istemez çekecektir: Crazy Ali. “Crazy”nin dükkânında yöreye ait pek çok eski eşya var. Dükkâna girdiğimde sağ taraftaki gramofon gözüme çarpıyor. Yanında bir sürü taş plak… Hemen plaklardan birini çalmaya başlıyoruz, arada çaylar söyleniyor, koyu bir muhabbete dalıyoruz. Dükkânına gelen misafirleri mutlu etmek için turistlerin geldiği ülkenin plaklarını çalıyor Ali. Kendisine “Crazy” lakabını turistlerin taktığını, bunda da rahatsızlık duymadığını söylüyor. Hemen ardından da yurtdışında çıkan dergilerde kendisiyle ilgili bölümleri gösteriyor. Bu aralar biraz dertli; yörenin turizme eskisi gibi önem vermediğini, yörenin en büyük narenciye depoların burada olduğu için insanların taşımacılığa yöneldiğini söylüyor. Gelen turistlere gönüllü rehberlik yapıyor. Özellikle de dolunayda yaptığı yürüyüşler meşhur… Grupları alıp dolunayda gezdirdikten sonra, daha önceden yüzlerce mumla aydınlattığı kiliseye sokuyor. Bu yüzden de turistler ona “Crazy” diyor… “O zamanlar Ay’a bilet satıyorduk…” diyerek eski günleri anmadan edemiyor…

Kapadokya’da son sabah… Yol uzun… İstanbul yoluna düşmeden son bir yürüyüş molası için Ihlara Vadisi’ne de uğramak istiyorum… Göreme’ye yaklaşık45 km uzaklıktaki Ihlara Köyü’nden başlayıp Belisırma Köyü’nü geçip Selime Köyü’nde sona eren Ihlara Vadisi 16 kilometrelik bir vadi. Ihlara Müzesi’nden yüzlerce basamak merdiveni inerek vadi tabanına ulaşıyorum. Melendiz Çayı’nın aksi istikametinde yürüdüğünüzde vadinin 5 – 6 km’lik bir bölümünü yürümüş olacaksınız ve son durağınız Ihlara Köyü olacak. Köye çıkmadan hemen önceki küçük şelale de son mola yeriniz… Köyde yiyeceğiniz alabalık da uzun yoldan önce karnınızı doyurmak için bir son dakika keyfi…

Artık buradan sonra yapacak tek şey yaşadığınız şehre doğru yola çıkmak… Bu kısa özgürlük kaçamağının son dakikalarında arkanızda Hasan Dağı’nı Hasan Dede’nin öyküsünü bırakıp Aksaray yoluna doğru uzaklaşacaksınız…

“Özgürlük, var oluşun bir parçasıdır. Boş inançlar olsun, gelenekler olsun, özgürlüğü kısıtlayan ne varsa kaldırıp atmak gerek …”

Yazıyı paylaş...
Email this to someone
email
Share on Facebook
Facebook
Tweet about this on Twitter
Twitter
Share on Whatsapp
Whatsapp

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *