MACHAPUCHARE’NİN PEŞİNDE…

Ortaokul zamanlarından bugüne hepimizin aklındadır, Dünyanın Damı; Himalayalar Dağ Silsilesi… Coğrafya kitaplarında fotograflarını gördüğümüz 7000 – 8000 metre civarındaki yükseklikleri ile bu zirveler, dağcılıkla ilgimiz olmasa bile çoğumuzun ilgisini çekmiştir. Bu zirvelerden pek çoğu yüzlerce binlerce dağcı tarafından ziyaret edilmiş, keşfedilmiş, fethedilmiştir (!). Ancak bunlardan biri vardır ki hiç çıkılmayan zirvesi ile özel olmayı sürdürür. Nepal’in önemli trekking – dağcılık merkezlerinden olan Pokhara’dan keyifle izlenebilen bu dağ 6993 metrelik zirvesiyle Machapuchare’dir…

1957’de Jimmy Robertson’un zirveye 50 metre kala kılavuz Şerpa’ların devam etmemesi nedeniyle geri döndüğü ve Phewa Gölü kıyısından izlediği zirveye o tarihten bugüne çıkış izni verilmiyor. Farklı yerlerden izlendiğinde ikiz zirvesi olan ve ‘balık kuyruğu’ anlamına gelen Machapuchare, Pokhara’dan izlendiğinde hemen yanı başında dizilen Annapurna 1, 2, 3, 4 ve Dhalagiri zirvelerinden çok daha heybetli bir görüntüye sahip.

İstanbul’dan Nepal’e uzanan yolculuğumuzun 5. gününde Kathmandu, Bakhtapur ve Patan’dan sonra biraz Doğu’ya özgü kalabalık şehirlerden uzaklaşma ama çokça da bu heybetli dağa daha yakın olabilmek niyetiyle Phewa Gölü kıyısındaki Pokhara’dayız.

Phewa Gölü, Seti Gandaki nehri kollarından Marse’nin üzerine kurulan Pardi Barajı’nın oluşturduğu bir göl. Gölün ortasında yer alan adada da bir tapınak bulunuyor. Ada dediğime bakmayın bir ucundan bir ucuna 15 bilemediniz 20 adım gittiğinizde diğer kıyısına ulaştığınız bir toprak burası. Ama üzerinde pipal ağacının hemen dibinde yer alan Vişnu’nun yabandomuzu şeklindeki görünümü olan Varahi için yapılan çift katlı küçük güzel bir tapınak bulunuyor. Göl kıyısında kiralayacağınız küçük sandal ile kürekçiniz sizi tapınağın bulunduğu adaya çıkaracaktır. Adadan Pokhara’ya ve dağlara doğru bakarken, tapınağın içinde bir köşede oturan yaşlı rahip size seslenecek, yanaşmanızı işaret edecek ve tütsüler, çiçekler ile sizi kutsayıp mırıldandığı dualarla bir parmak boyayı kaşlarınızın arasına sürüverecektir. Elbette 40 – 50 Rupi (yaklaşık 1 Dolar) bağışlamanız durumunda bu kutsiyet daha da artacaktır.

Pokhara’ya Kathmandu’dan 200 kilometrelik bir yol ile ulaşmak mümkün. Yaklaşık 8 saatte! Yol her ne kadar yeni yapılmış olsa da her yıl muson yağmurları nedeniyle yıpranıyor, onarılıyor, yeniden bozuluyor, yeniden onarılıyor… Deniz seviyesinden 1300 metre yükseklikte olan Kathmandu’dan 884 metre olan Pokhara’ya inen yol önce inanılmaz taraçalarla dolu vadilerle karşılıyor sizi. Kıvırıla kıvrıla vadi tabanına indikten sonra pirinç tarlaları arasından devam ederek Pokhara’ya giriyorsunuz. Pokhara’nın Lake Side adı verilen bölümü en turistik bölgesi. Aslında şehir iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm halkın yaşadığı bölge, yaklaşık 2 km daha devam ettiğinizde göl kıyısında yer alan turistik bölgeye ulaşıyorsunuz. Oteller, hosteller, irili ufaklı lokantalar ve alışveriş yapabileceğiniz yüzlerce dükkân bu bölümde bulunuyor. Pokhara’da yüzyıllar öncesinden kalan tapınaklar, yollarda gezen Sadhu’lar, köşe başlarında birden karşınıza çıkan tanrı ya da tanrıça tasvirleri heykelleri yok. Ama dağlar hemen yanı başınızda, oldukça huzurlu ve nerdeyse pek çok trekking rotası buradan başlıyor. Bu özellikler de Pokhara’yı Kathmandu’dan sonra Nepal’de en çok ziyaret edilen ikinci şehir yapıyor.

Sabah erken saatte otelimizin bahçesine yanaşan Makalu Adventure otobüsüne çantalarımızı yüklüyoruz. Mohan Lansam, 3 gün 2 gece sürecek trekking yolculuğunda bize yol gösterecek rehber ve Şerpa’larla tanıştırıyor bizi. Taşıyıcılar, rehberler, aşçı derken bizim grubumuz kadar kalabalık bir ekip bize eşlik edecek. Bu kadar kişi bu araca nasıl sığacağız diye düşünürken kamp malzemelerinin ve ekibin yer alacağı ikinci otobüs de otelin bahçesine geliveriyor. Hedefimiz Annapurna zirvelerinin ve Machapuchare’nin en güzel göründüğü bölgelerden biri olan ve Mick Jagger, Prens Charles gibi ünlülerin de yürüyüş yaptığı bu nedenle adı Royal Trek olarak anılan parkur: Kalikathan bölgesi. Yaklaşık 20 dakikalık bir otobüs yolculuğundan sonra pirinç tarlaları arasındaki yola çıktığımızda karşımızda küçük tepeler beliriyor. Karşımızda görünen yaklaşık 1500 metre yüksekliğindeki Kalikathan’a araçla çıkacağımızı öğrenince yürüyerek devam edip edemeyeceğimizi soruyoruz; cevap olumlu. Aracı terk edip pirinç tarlaları arasına dalıyoruz. Önde Pasang Şerpa, ardında bizler, en arkada diğer görevliler önce tarlalar arasında düz bir rotada ilerlerken yavaş yavaş yükselmeye başlıyoruz. Her çıktığımız yokuşun ardından bir yenisi geliyor, yavaş yavaş Pokhara altımızda kalmaya başlıyor. Makalu Adventure oldukça organize çalışan bir firma. Mola verdiğimizde görevliler sıcak şekerli ve limonlu su servisi yapıyor. Yürüyüş boyunca kaybettiğimiz mineral dengesini korumamızı sağlıyor bu içtiğimiz sıvı. Ayaklarında yürüyüş botları, üstlerinde trekking için özel kıyafetler ile bizler yavaş yavaş dilimiz dışarıda soluk almaya çalışırken Şerpalar sırtlarında yükleri, ayaklarında basit spor ayakkabıları ile hızla yokuşları tüketiyorlar. Tek tük evler arasından geçiyor, her geçtiğimiz yerde bir kenarda oturan ihtiyarlara, koşturan çocuklara “namaste” (merhaba) diyoruz. Namaste Nepal’de sihirli bir kelime… Pek çok anlama geliyor. Merhaba, güle güle, hoşçakal, iyi günler… Ancak kelimenin sihri buradan gelmiyor. Ne zaman karşılaştığınız birine “namaste” diyecek olursanız, birden yüzler gülüyor, gözlerinizin içine bakarak, inanılmaz bir sıcaklıkla size “namaste” diye cevap veriyorlar. Herkesin kendi başına yaşadığı, kimsenin en yakın arkadaşının bile gözlerine bakmadığı büyük şehirden gelen bizler için bu sıcaklık, yürüdüğümüz kilometrelere, tırmandığımız yokuşlara değecek bir şey…

Pasang Şerpa çıktığımız bu dik yokuştan sonra ileride bir yeri işaret ediyor. İki tepe sonra görünen çevresinde bir kaç ev bulunan bir üçüncü tepe bu. Nedir diye dikkatlice baktığımızda Makalu Adventure ekibinin bir gün önceden gelip kurduğu renk renk çadırlarımızın olduğunu görüyoruz. Çevreye en hakim tepelerden birinin üstünde yer alan kamp yerinde sarı, turuncu renkli çadırlar, 30 kişinin sığabileceği büyük bir yemek çadırı, çadırda masalar, sandalyeler, bay – bayan için ayrı iki WC çadırı yer alıyor. Ayrıca ekip bir taraftan yemek hazırlığına girişmiş bile. Şehir merkezinden 3 saat yürüyüş mesafesinde, 1500 metre yükseklikte şaşırtıcı bir konfor doğrusu. Eşyalarımızı çadırlara attıktan sonra yine rehberimiz eşliğinde hemen tepenin yamacında yer alan evlere doğru kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Bir tepenin yamacındaki taraçalandırılmış bahçede eskiden bildiğimiz öküz – saban ile bahçesi süren birini görünce yaklaşıp selamlaşıyoruz. Nedir? Ne yapılıyor? Sorularının cevabı bizi çok şaşırtıyor. Organik kahve tarımı! Avrupa ülkeleri tarafından sürekli olarak denetimi yapılan bu tarlalarda üretilen kahveye kimyasal hiçbir müdahale bulunmuyor. Dedelerden duyduğumuz yöntemlerle tarlalar sürülüyor, gübreleniyor, ekiliyor, toplanıyor, toprak damlarda kurutuluyor kahve taneleri ve paketlenip Avrupa’ya gönderiliyormuş. Asıl şaşkınlığı biraz sonra yaşıyoruz. Evlerde yaşayanların ve hayvanlarının dışkılarını depolayıp elde edilen bio-gaz ile evdeki ocağın yandığını lambaların çalıştığını görünce iyice şaşırıyoruz. Doğrusu hiçbir şey yok diye düşündüğümüz bu “dağ başındaki” medeniyet hayrete düşürüyor bizi. Küçük paketlerde çok ekonomik bir fiyata satılan kahvelerden birer paket alırken birden şiddetli bir rüzgâr çıkıyor ve gök gürlemeye başlıyor. 3 dakika içerisinde yağmur iri damlalar halinde düşmeye başlıyor. Koşarak kendimizi çadırlarımıza atıyoruz. Yaklaşık yarım saat bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru kuru çadırın fermuarını açıp uçsuz bucaksız vadilere bakarak izlemek oldukça keyifli. Birazdan yağmur duruyor, akşam yemeği hazırlıkları başlıyor. Grup birer ikişer çadırlardan çıkarak yemek çadırında bir araya geliyor. Aşçının hazırladığı çorba, sebze yemeği, pilav derken şiddetli rüzgâr yeniden başlıyor. Şimdi yağmur gelir diye düşünürken rüzgâr iyice şiddetlenip fırtınaya dönüşüyor. Yemek çadırı sarsılıyor. Erkekler fırlayıp çadırın iplerini sıkılaştırmaya çalışıyor, dolunay eşliğinde rüzgârla mücadele yarım saat kadar sürüyor. En sonunda pes ediyoruz, daha tehlikeli bir sonuç olmaması için yemek çadırını söküp deviriyoruz. Kamp alanında koşturmaca başlıyor. Herkes çadırını sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bir saat kadar sonra ise daha da şaşırtıcı olan manzara şu: herkes biraz önce yemek çadırının bulunduğu yerde oturup dolunayı izliyor ve hep birlikte şarkılar söylüyor. Fırtına geldiği gibi birdenbire gidiveriyor. Ertesi sabah Machapuchare ve diğer zirveleri görebilme ümidi artıyor, rüzgâr ile bulutların dağılabileceği ve zirvelerin yüzünü gösterebileceğini söylüyor Şerpalar.

Sabah hayal kırıklığı ile güne başlıyoruz. Bulutlar hala vadileri kaplıyor. Güneş var ancak görüş çok az. Bugün Kalikathan Bölgesinde yer alan köyler arasında, vadiler içinde yürüyüş yapacağız. Kalikathan Bölgesinde 4000 kişi yaşıyor ama birbirini uzaktan gören ve bir vadi ile ayrılan köylerde dağılmış durumda halk. Bir köyden bir köye gitmek için bir vadinin tabanına inmeniz sonra tekrar tepeye tırmanmanız gerekiyor. Yürüyüş boyunca sürekli bir yerlere giden köylülerle karşılaşıyor, karşılıklı “namaste”ler ile ilerliyoruz. Girdiğimiz bir köyde pirinç şarabı “rakşi”nin nasıl yapıldığını izliyoruz, derken karşı evdeki kalabalık aile şarkılar ve danslarla bizi ağırlıyor. Bu kadar içten gülen insanlar arasında keyifli dakikalar yaşıyoruz. Yine vadiler aşarak kamp yerine geri dönüyoruz. Bizimle yürüyüşe gelen Mohan, bölgede ertesi gün seçim olacağını ve gece yarısından sonra bölgede taşıtların işlemesine izin verilmeyeceğini söylüyor. Ertesi gün dönüş yolculuğu planladığımız için yeni bir plan düşünüyoruz. Kampı hemen toplayıp Pokhara’ya dönmek en uygun alternatif. Bir saat içinde toplanan kamp araçlara yükleniyor ve tekrar Pokhara’ya iniyoruz. Bu kadar yol yürüdükten sonra Machapuchare’yi göremeden dönmek grubun keyfini bir miktar kaçırıyor. Akşam otelin bahçesinde kurulan uzun yemek masasında da aynı konu konuşuluyor. Yemek sırasında bir kaç saat önce kampımızın olduğu tepelerde şimşekler çakmaya başlıyor, 15 dakika sonra da sağanak yağmur üstümüzden boşalıyor. Kamptan inmenin büyük şans olduğunda hemfikiriz.

Sabah 05.30’da odanın kapısı çalınıyor. Ne olduğunu anlamadan Machapuchare, Dhalagiri gibi kelimeleri duyuyorum. Pencereye çıktığımda yükselen güneş ve Annapurna silsilesini görüyorum. Akşamki fırtınadan sonra Machapuchare ve Annapurna’lar yüzlerini göstermeye karar vermişler olsa gerek. Hızla toparlanıp odadan fırlıyoruz. Sagarkot, dağların en güzel izlenebildiği bir küçük yerleşim. Araçla 10 dakikalık hızlı bir yolculuk ve kıvırılarak yükselen yolu aşarak bakı noktasında yerimizi alıyoruz. Aşağıda Pokhara hemen üstünde yükselen 6000 – 7000 metrelik dağ sırası…

Binlerce kilometrelik uçuş, saatlerce süren otobüs yolculuğu, dağda geçirilen fırtınalı gece, yürünen vadiler, “namaste”ler, geldiğimiz şehir, ülke, yaptıklarımız ettiklerimiz, yapacaklarımız edeceklerimiz, yediğimiz içtiğimiz, gördüklerimiz, dinlediklerimiz, anlattıklarımız anlatacaklarımız, bildiğimiz bilmediğimiz her şey ‘balık kuyruğuna’ takılmış, 7000 metre yüksekten bize bakıyordu…

İnsan küçüktü, hayat güzeldi, dağlar uluydu… Nepal’de, Pokhara’da bu sabah güneş doğarken çevremizdeki onlarca insanla birlikte ne kadar şanslı olduğumuzu düşünüyor, Machapuchare’yi selamlayıp şehre doğru iniyorduk.

Yazıyı paylaş...
Email this to someone
email
Share on Facebook
Facebook
Tweet about this on Twitter
Twitter

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *